banner210

banner213

banner224

banner239

banner244

banner207

banner208

banner199
21 Aralık 2014 Pazar

Seçim yenilendi, Öğe güven tazeledi

Mülâane, Mübâhele ve Beddua

27 Aralık 2013, 08:53
Mülâane, Mübâhele ve Beddua
Mehmet Koçibar
Suçlama ve iddialaşmalarda, doğrunun ve haklı olanların ortaya çıkması ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’in beyan ettiği üzere mülâane ve mübâhele yoluna gidilir.
Bunlardan mülâane (liân) yani karşılıklı lanetleşme meselesinde, kocanın şâhit olduğu bir zina olayında başka şâhit bulunmadığı zaman bu husus uygulanır: Kendi eşlerini zina etmekle suçlayıp da buna dair kendileri dışında şahit bulamayan kocalar; kendilerinin doğru söylediklerine dair ayrı ayrı dört kere Allah adına yemin eder, şâhitlik eder, beşinci kere ise, yalancı olması hâlinde Allah’ın lânetinin kendi üzerine gelmesini ister. Hanımın ise, kocasının bu suçlamasında yalancı olduğuna dair ayrı ayrı dört kere Allah adına yemin ve şahitlik etmesi, beşincide ise kocasının doğru söylemesi halinde, Allah’ın gazabının kendi üzerine çökmesini dilemesi, kendisinden cezayı kaldırır. (Nur Suresi, 7-9)
Kadınlara iftira atmakla ile ilgili cezayı bildiren ayet gelince Ensar’dan Sa’d bin Ubade veya Asım b. Adiy ayağa kalkıp “Bir adam karısı ile birisini görse (ve şahit bulamasa) ne olacak? Dava etse (şahidi olmadığı için iftira ediyorsun diye) seksen değnek vurulacak ve şâhitliği reddedilecek; fâsıklığına hükmolunacak; vurup öldürürse, katlolunacak; dört şahit bulmaya gitse ortada kimse kalmayacak. Bir açıklık getir Allah’ım.” dedi. Sonra yakınlarından birisinin başından da böyle bir olay geçince Peygamber Efendimizin (sas) yanına gidip meseleyi anlattılar. Efendimiz (sas) kadını sorguya çekti. Kadın inkar etti. Kocası ise ‘Gözlerimle gördüm, kulaklarımla dinledim, Allah biliyor ki, ben doğruyum, ancak hakkı söyledim, her halde Allah’ın buna açıklık getireceğini ümit ederim’ dedi. Derken Allah Resulüne (sas) vahiy gelmeye başladı ve mezkûr liân (lânetleşme) ayetleri indi.
NECRAN HIRİSTİYANLARI İLE LANETLEŞME
Daha önce de üzerinde durduğum üzere, Hicrî 9. yılda Necran Hıristiyanlarını temsil eden 70 kişilik heyet, başlarında dinî ve dünyevî liderleri de olarak Medine’ye gelip Peygamber Efendimiz (sas) ile Hz. İsa Aleyhisselam hakkında tartışmışlardı. Neticede Efendimiz (sas) Artık sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle İsa hakkında tartışmaya girerse de ki: “Haydi gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, hanımlarımızı ve hanımlarınızı ve bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra da gönülden Allah’a yalvaralım da bu konuda kim yalancı ise Allah’ın lânetinin onların üzerine inmesini dileyelim. (Al-i İmran, 61) ayetine dayanarak, delilden anlamayan bu insanlara, mübâheleyi (yani hangi taraf yalancı ise Allah’ın ona lânet etmesini bütün kalbiyle istemeyi) teklif etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber’den (sas) düşünmek için mühlet istediler. Bunu kendileri için tehlikeli bulup kabul etmediklerini bildirmek üzere Hz. Peygamber’in yanına geldiklerinde baktılar ki, Resulullah (sas) Hz. Hüseyin’i kucağına almış, Hz. Hasan’ın elinden tutmuş, Hz. Fâtıma ile Hz. Ali’yi arkasına almış ”Ben dua edince siz de “Amîn” dersiniz” diyor. Heyet başkanı mübâheleyi kabul etmeyip cizye vererek İslâm hâkimiyeti altında yaşamayı benimsediklerini bildirdi. Hz. Peygamber de onlara bir emânnâme yazdı.
Bu meseleyi niçin yazıyorum? 1993-1994 yıllarında Amerika’da Türkiye’den gelmiş öğrencilerin kurdukları bir internet sayfası vardı. Remzi Çayır isimli bir öğrenci durmadan Hocaefendi’ye saldırıyor, olmadık iftiralar atıyordu. Mesela 1992 yılında Türk yürüyüşüne katıldığını ve bu yürüyüşte Yahudilerle kol kola yürüdüğünü iddia ediyordu. Bunun mümkün olmadığını kendisine kaç defa izah etmiş isek de iftiralarına devam edince işte bu âyetleri ve olayları anlatarak kendisini mübâheleye davet ettim. Bunun üzerine söyleyecek hiçbir şeyi kalmayınca iftiradan vazgeçti. Aynen yeni müfterilere de böylece meydan okuyorum. Ya vazgeçerler veya bu mülâane ve mübaheleyi kabul edip yaparlar. Görelim kendilerine ne kadar güveniyorlar.
NOT: Bu yazıyı Abdullah Aymaz, 28 Mart 2005’te Zaman Gazetesinde kaleme almıştır.
BİR SORU-BİR CEVAP
Kanaat tükenmez bir hazinedir
“İnsan zenginleşip mal-mülk sahibi oldukça önceden kendisine lüks olarak görünen şeyler, zamanla zorunlu ihtiyaç gibi gelebiliyor. Bu, normal bir süreç midir? Ne tavsiye edersiniz?” Munise Durakoğlu/GOP.
İnsanlarda yaratılıştan gelen bir mal biriktirme hevesi vardır. Bu, insanlara Allah tarafından verilmiş tabii bir arzudur. Çünkü insanoğlunun bu dünyada geçimini temin etmek, kimseye muhtaç olmadan yaşamak gibi zorunlulukları vardır. Allah (cc) çalışanı sever. Mehmet Âkif merhûmun ifade ettiği gibi:
Bekâyı hak tanıyan sa’yi bir vazife bilir
Çalış, çalış ki bekâ, sa’y olunca hakkedilir
Yani insan, ebediyeti istiyorsa çalışmalıdır. Dikkatle bakılırsa dünyadaki her şey çalışmaktadır. Tembellik dinimizde asla hoş görülmemiştir. Öyle ki Peygamberimiz (sas) boş durduğunu gördüğü bir kişiye selâm vermemiştir.
Her müslüman, kimseye muhtaç olmayacak şekilde geçimini sağlayacağı bir işle meşgul olmalıdır. Fakat bu meşgul oluş, sadece para kazanmak, mal artırmak amacına yönelik olmamalıdır. Para kazanma hırsının sonu yoktur. Çünkü insan zenginleştikçe, önceden ona ‘lüks’ olarak görünen şeyler, zaman zorunlu ihtiyaç gibi gelebilir. Hatta bu durum dinimizin haram kıldığı israfa kadar gidebilir. İşte tam bu noktada kanaat devreye girmelidir.
GÖZÜMÜZÜ PARA HIRSI BÜRÜMEMELİ
Peki malını artıran bir insan ne yapmalı? Sürekli olarak Allah’a şükretmeli, fakirleri, ihtiyaç sahiplerini koruyup gözetmelidir. Hırs ve tama, gözleri kör eder. İyi duyguları insanın içinden söküp alır. Beden ve ruhtan ibaret olan insanda ruhun yani maneviyâtın izi kalmaz. Kazanan insan verebilmeyi öğrenmelidir.
Allah rızasını en çok sevilen şeylerden vermeye bağlayan dinimiz, böylece insanların hırs ve tama çukuruna düşmelerini engellemeye çalışmaktadır. Bu çukur, öyle derin ve pisliklerle dolu bir çukurdur ki, oraya düşen insan cehenneme de düşebilir.
Unutmayalım; Kâbil, Hâbil’i hırsına yenik düşerek öldürmüştür. Böylece, yeryüzündeki ilk cinayet, kanaatsizlik yüzünden işlenmiştir, diyebiliriz. Mevlânâ, Mesnevî’de şöyle der:
“Oğul! Bağını kopar ve kurtul. Ne vakte kadar altın ve gümüş bağında kalacaksın? Denizi bir kâseye dökecek olsan ne kadar sığar? Ancak bir günlük rızık miktârı. Hırs ve tama ehlinin gözü doymaz. Halbuki sedef, kanaat gösterip kapanmayınca içinde inci olmaz.”
İşte kanaatin ödülü budur. Tam yerinde ve zamanında kalbini hırsa kapatan kanaat ehli, inciye yani Allah rızasına erişecektir.
BİR DUA
Fitne ve musibetlerden bizi koru
Ey kendisinden yardım isteyeni geri çevirmeyen! Ey her türlü bela ve musibetleri lütfuyla uzaklaştıran Allah’ım! Kalp katılığından, gafletten, dalaletten, zilletten, miskinlikten, nankörlükten, riyadan, gösterişten Sana sığınırız. Sen bizleri koru. Güç yetiremeyeceğimiz bela, fitne ve musibetlerle bizi imtihan eyleme! Bizi sev, sevdir ve sevindir ya Rabbi!
BİR TAVSİYE
Bir yılı daha geride bırakmak üzereyiz
Acısı ve tatlısıyla koca bir yılı geride bırakmak üzereyiz. Yılbaşı akşamları bizim için sadece bir eğlence olmamalı. Mesela o akşam tefekküre dalabilir, hayatımızdaki artı ve eksileri gözden geçirebiliriz. Kendinize “Önümüzdeki sene daha iyi ve faydalı bir insan olabilmek için neler yapmalıyım?” sorusunu sorup cevaplarını arayabilirsiniz.
ÖRNEK HAYATLAR
Yoksa sana, Allah ve Resulü’nü sevmeleri basit mi geliyor?
Muhyiddin İbni Arabi ismini duymuşsunuzdur. Ünü dünyaya yayılmış olan bu ilim ve irfan sahibi zatın, keskin zekası, asırlarca sonrasını gören uzak görüşlülüğü anlayanları dün olduğu gibi bugün de ve hatta yarın da hayretten hayrete düşürecek seviyededir. Doğu alemi kadar Batı da onun görüşlerinden ciddi bir şekilde etkilenmiştir.
Bugünkü yazımızda Muhyiddin Arabi hazretlerinin başından geçen bir hadiseyi konu etmek istiyoruz. İbn Arabi’nin Ebu Medyen isminde bir hocası vardır. Muhyiddin Arabi hocasını çok sevmektedir. Ne var ki Ebu Medyen sert bir mizaca ve muhatabını incitici bir konuşma üslubuna sahiptir. Bu yüzden kendisini sevmeyen pek çok insan vardır.
Muhyiddin İbn Arabi de hocasını sevmeyen bu insanları pek sevmez, onlara iç dünyasında buğz eder.
ONLARI NİÇİN SEVMİYORSUN?
İşte böylesi bir günde bir gece rüyasında Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gören Muhyiddin’e Peygamberimiz’den şöyle bir soru gelir:
- Muhyiddin, birlikte safta namaz kıldığınız o kimseleri niçin sevmiyor, buğzediyorsun?
Der ki:
- Onlar benim hocamı sevmiyorlar da onun için.
Arkasından şu soruyu yöneltir Efendimiz:
- Peki der, onlar Allah’ı, Resûlullah’ı seviyorlar mı?
- Elbette diye karşılık verir. Allah’ı sevmeseler farzları kılmazlar, Resûlullah’ı sevmeseler sünnetleri eda etmezlerdi. Halbuki bunların hepsini de yerine getiriyorlar. Demek ki Allah’ı, Resûlullah’ı seviyorlar.
Bu defa Efendimiz’den şu can alıcı soru gelir:
- Muhyiddin der, senin buğzettiğin bu insanları, Allah’ı, Resûlullah’ı sevdikleri için sevsen olmaz mı da, hocanı sevmedikleri için sevmemeyi esas alıyor, olumsuzluğu tercih ediyorsun? Yoksa sana, Allah’ı, Resûlullah’ı sevmeleri basit mi geliyor?
Bu rüyadan sonra Muhyiddin ibn Arabi’de değişim görülür. Artık Allah ve Resulü’ne imanı olan herkesi sevmeyi tercih eder. İnsanlarda gördüğü olumsuzlukları bir kenara bırakıp ölçü olarak imanı alır.

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    banner241
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    NAMAZ VAKİTLERİ
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK OKUNANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    banner242
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    SPOR TOTO SÜPER LİG
    Tür seçiniz:
    ARŞİV